Top 10 similar words or synonyms for makdisî

sadreddîn    0.746212

    0.741833

melikü    0.741532

vâsık    0.738125

cendi    0.736547

cürcânî    0.736446

kazvinî    0.735647

halebî    0.733767

hâris    0.732080

ebherî    0.728565

Top 30 analogous words or synonyms for makdisî

Article Example
Tayyar Altıkulaç Diyanet İşleri Başkanlığı görevinden 10 Kasım 1986 tarihinde kendi isteği ile emekliye ayrıldı. Ebû Şâme el-Makdisî ve el-Murşidu'l-Veciz'i, Yüce Kitabımız Hz. Kur'an, Tecvidü'l-Kur'an, Zehebî ve Ma'rifetü'l-Kurra'sı, (4 cilt) isimli basılmış eserleri bulunmaktadır. Birçok uluslararası toplantılara katılarak şu tebliğlerini sundu: Kur'an Kırâatı, Hz. Peygamber'in Örnek Ahlâkı, Hz.Peygamber Zamanında Kaza Müessesesi, Türkiye'de Din Hizmetleri, İslâm'ın Barış Anlayışı ve Bulgar Zulmü.
Aclunî Aclunî'nin, Şam dışında yer alan bölgelerdeki ders aldığı hocalar ise: Muhammed Halil el-Makdisî, Muhammed Şemsüddin el-Hanefî er-Remlî, Abdullah b. Sâlim el-Mekkî el-Basrî, Tacüddin el-Kal'î, Muhammed eş-Şehîrî, Muhammed el-Velîdî, Muhammed el-Mekkî, Yunus ed-Demirtâşî el-Mısrî el-Mekkî, Ebu Tâhur el-Kûrânî el-Medenî, Ebu’l Hasan es-Sindî el-Medenî, Muhammed bin Abdirrasûl el-Berzencî el-Hüseynî el-Medenî, Ahmed en- Neclî el-Mekkî ve Ayasofya Cami'nde imamlık yapmış olan Süleyman b. Ahmed er-Rumî'dir.
Maskat 1507 yılında Portekiz hakimiyetine girmeden önce önemli bir yerleşim olarak bilinmemekteydi. İbnü’l-Fakih şehri, Makdisî adıyla “meyveleri bol güzel bir liman şehri” olarak tanımlamış ve Hindistan’a ve Çin’e giden gemilerin bu limandan su aldıklarını belirtirmiştir. 13. yüzyıl Arap denizci ve coğrafyacılarından İbnü’l-Mücâvir, Maskat’ın bölgede seyahat eden gemilerin uğrak yeri olduğunu belirtmiştir. Şehrin önemi 16. yüzyılın başlarında Portekizliler’in bölgeye gelmesiyle ortaya çıkmıştır. Basra körfezine girişi sağlayan Hürmüz Boğazı ile birlikte Maskat’ın da önemi arttı. Basra körfezi ve Hindistan ticaret yoluna hakimiyeti dolayısıyla Pîrî Reis 1552’de şehri ele geçirerek Osmanlı topraklarına kattı. Fakat kısa bir süre sonra şehir Portekizliler tarafından yeniden ele geçirildi. Basra körfezinde yeniden hakimiyet kuran Portekizliler, muhtemel Türk baskınlarına karşı şehrin limanı kontrol edecek şekilde Celâlî (St. John) ve Mirânî (Fort Capital) adlarıyla iki kale inşa ettiler.
Hurremiyye Ünlü tarihçi ""Abd'el-Gâni El-Makdisî"" Hürremiler'in düalist" bir mezhebe bağlı olduklarını, isyan bayrağı altında toplandıkları zamanlar haricinde kan dökmekten kaçındıklarını, kainatın aslının ışık olduğuna inandıklarını, temizliğe aşırı özen gösterdiklerini, insanlara nezaketle yaklaştıklarını, bazılarının da evlenmeye gereksinim duymaksızın kadınlarla birliktelik sürdürdüklerini, ve başkalarına zarar vermemek kaydıyla her türlü ilişkiyi mübah saydıklarını anlatmaktadır. Aralarında çok değişik inançları barındıran bu insanlar peygamberlerin farklı dinler getirmiş olmakla birlikte hepsininde ayni ruhtan olduklarına inanıyorlardı. ""Naubakhti"" ise bunların şarap ve içki içtiklerini, Ebû Mûslim Horasanî'ye aşırı saygı duyduklarını ve onu kendilerinin imâmı olarak tanıdıklarını, ayrıca tenasühe inandıklarını nakletmektedir. İçki içmeyi ve zorlama olmamak kaydıyla gayri meşrû cinsel ilişkiyi mübah sayan Hûrremiler, bu çeşit ve benzer uygulamalarıyla hedonist bir ahlak görüşünü benimsemekteydiler. Neticede El-Makdisî'ye göre bunlar kendilerini İslam kisvesi altında gizleyen Mazdekçiler'den başka bir şey değillerdi.
Meşhed Horasan bölgesine sefer düzenleyen Harun Reşid, Senabaz köyündeki kalede hastalanarak vefat etmiş ve kale yakınındaki bahçeye defnedilmiştir. Halife Memun, dokuz yıl sonra İmam Ali er-Rıza ile Merv’den dönerken Senabaz (Senabad)’a uğrayıp birkaç gün kalmış, İmam Ali er-Rıza aniden hastalanıp ölünce Memun onu babası Harun Reşid’ in mezarının yanına defnettirmiştir. O sırada küçük bir köy olan Senabaz, bu olayın ardından bütün Şiiler için önemli bir ziyaret yeri haline gelerek büyük gelişme kaydetmiş ve zamanla “Meşhed” (şehâdet yeri, mübarek mezar, mübarek türbe) diye anılmaya başlanmıştır. Şehrin ismini Meşhed olarak zikreden ilk yazar, 10. yüzyıl İslam coğrafyacılarından Muhammed b. Ahmed el-Makdisî’dir. Makdisî şehrin, içinde evler ve çarşısı olan bir kalesi bulunduğunu, Amîdüddevle Fâik tarafından türbe üzerine yaptırılan caminin Horasan bölgesinin en güzel camisi kabul edildiğini söyler. 25 Mayıs 1116 Meşhed’de Sünniler’le Şiiler arasında çıkan, birçok kişinin ölmesine sebebiyet veren çatışmalar sırasında İmam Ali er-Rıza’nın türbesi tahrip edildi. Şehri muhtemel saldırılardan korumak için 1121’ de etrafına sağlam bir sur yapıldı. 1153 yılında Oğuzlar Tus, İran’a girip her tarafı tahrip ettikleri halde Meşhed’e dokunmadılar. 1161 Tus ve Meşhed’i yağmalayan Oğuzlar, İmam Ali er-Rıza’nın türbesine yine zarar vermediler. Meşhed, 1220 ve 1296 yıllarında Moğollar tarafından yağmalandı. İlhanlılar devrinde sikkeler üzerinde görülen Nakan adının yerini 1330lardan itibaren Meşhed almış, şehir daha sonraları Meşhed-i Ali b. Mûsâ er-Rızâ, Meşhed-i Rızâ, el-Meşhedü’r-Rezavî, Meşhed-i Tûs, Meşhed-i Mukaddes olarak da anılmıştır. 1333’ de Meşhed’i ziyaret eden İbn Battuta buranın meyveleri ve suları bol büyük bir şehir olup Tâhir unvanlı Muhammed Şah tarafından yönetildiğini belirtmiştir.
Sâmânîler Hânedan adını, Belh şehrinin hâkimi iken düşmanlarının baskısından kaçarak Emevîler’in Horasan valisi Esed b. Abdullah el-Kasrî’ye sığınan ve onun yardımları sayesinde Belh’i yeniden ele geçiren Sâmânhudât’tan alır. Sâmânîler’in kökeni hakkında iki görüş vardır. İran menşeli olduklarını savunan görüşün en önemli dayanağını, Behram Çubin’e ve İranlılar’ın efsanevî hükümdarı Keyûmers’e kadar uzanan soy kütükleri oluşturmaktadır. Buna karşı çıkanlar, şecerelerde Guzek (İbn Hurdâzbih, s. 39), Tamgaç (Dîvânü lugāti’t-Türk Tercümesi, I, 454) gibi Türk isimlerinin de geçtiğini, Behram Çubin’in İran kisrâsına karşı başarısız bir isyan girişiminin ardından Göktürk hakanının yanına giderek onun kızıyla evlendiğini, kaynaklarda birbirinden farklı şekilde Sâmânîler’in ortaya çıktığı yer adları olarak geçen Semerkant, Belh ve Eşnas şehirlerinin Akhunlar döneminden beri Türkler’in hâkimiyetinde bulunduğunu, ailenin atası Sâmân’ın unvanı olan “hudât” kelimesinin Farsça’da “sahip”, eski Uygur Türkçesi’nde “unvan ve rütbe” anlamında kullanıldığını belirterek Türk kökenli olduklarını ileri sürerler (Caferoğlu, s. 83; Usta, s. 59-76). Ailenin İran kökenine dayandığını söyleyenlerin diğer bir delili de İran dili ve edebiyatının bu hânedan devrinde zirveye çıkmış olmasıdır. Ancak bu gelişmeyi sadece Sâmânîler dönemine bağlamak doğru değildir. Çünkü Sâmânîler, Farsça yazan şair ve edipler kadar Arapça yazanları da himaye etmişler, divanlarında resmî dil olarak Arapça’yı kullanmışlardır. Sâmânîler’in Türk kökenli olduğunu söyleyen Reşîdüddin Fazlullāh-ı Hemedânî onların Oğuzlar’dan (Türkmen) geldiklerini ileri sürmüş, ancak bu görüş kendisinin Sâmânîler’den birkaç yüzyıl sonra yaşamış olması ve kaynak belirtmemesinden ötürü şüpheyle karşılanmıştır. Yukarıda verilen bilgiler yanında bazı kaynaklarda “Sâmânî Türkleri” tabirinin geçtiği (Makdisî, s. 358; İbn Miskeveyh, II, 140-141) dikkate alınarak Sâmânîler’in Türk asıllı olmaları ihtimalinin çok daha yüksek olduğu söylenebilir.